MEHMET AKİF ERSOY’UN İLMİ-FİKRİ VE SİYASİ KİŞİLİĞİ

Her insan çağının çocuğudur. Bir insanın, içinde yaşadığı çağın şartlarından ve konjonktüründen etkilenmeden bir dünya görüşüne sahip olması mümkün değildir. XX. yy’ın başlarında Osmanlı Devletinin yıkılma aşamasında olması, bir çok İslam ülkesinin Batılılar tarafından sömürülüyor olması ve sömürgeci Batının dünyaya tahakkümü, Mehmet Akif’in ilmi, fikri ve siyasi düşüncesini derinden etkilemiştir. O, başlangıçta İslam aleminin çatı devleti konumundaki Osmanlının bir münevveri (aydını) olarak Cumhuriyet döneminde de ülkesinin ve İslam aleminin birliği ve kurtuluşu üzerine kafa yormuş ve sorunlara çareler aramıştır.

1873 yılında doğan Mehmet Akif Ersoy, babası Fatih Medresesi Müderrisi Mehmet Tahir Efendi’den(ö.1888) Arapça öğrendi. 15 yaşında kaybettiği babası hakkında, “Benim hem babam hem de hocamdır. Ne öğrendiysem kendisinden öğrendim.” demiştir.[1]

Mehmet Akif, kendisi ile yapılan bir mülakatta; “Bence iki kutsal şey vardır: Din ve dil” demektedir. Bu sebeple olmalı küçük yaştan itibaren din ve dil öğrenimine büyük önem vermiş ve bu hususta başarılı da olmuştur. M.Akif, ana dilini edebiyat tarihine geçecek derecede öğrenip kullanmanın yanında kendi gayretleri ile Farsça ve Fransızcayı da öğrenmiştir.[2]

Mehmet Akif, her ne kadar baytarlık okumuş olsa da din ilimlerinden alakayı hiç kesmedi, yüksek okulu bitirdikten sonra hafız oldu.

1908 yılında Sıratımüstakim dergisini çıkarmaya başladı, daha sonra derginin adını Sebilürreşat olarak değiştirdi ve bu dergi belli aralıklarla kesintiye uğrasa da uzun süre neşriyata devam etti. Mehmet Akif, şiir ve makalelerinin çoğunu, tefsir ve vaazlarını bu dergide yayınladı. Şiire ve sanatta üstün yeteneği olmasına rağmen O, şiirde realist bir tarzı benimser. Şiirde sanat yapmak için kendini pek yormaz.

Süleymaniye Kürsüsünden şiirinde şöyle der:

Budur cihanda benim en beğendiğim meslek

Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.

M.Akif, 1912 yılından itibaren Sebilürreşat’ta, Tefsir-i Şerif başlığı altında bazı ayet ve hadislerin açıklamasını yapmıştır.[3] Onun bu çalışmasından, Cumhuriyet döneminde de kendisine Kur’an-ı kerim meali yapma görevi verilmesinden, Kur’an-ı Kerimi tefsir edecek derecede bilgili olduğunu anlıyoruz. Asır suresinin tefsirinde şöyle der:

“İnsanlar, bulundukları asrı kötülerler ve kendi kusurlarını hep o biçarenin boynuna yüklerler. Bütün güzelliklerin de geçmiş asırlarda kaldığını zannederler. İşte bunun yanlış bir düşünce olduğunu Allah asra yemin ederek ortaya koyuyor. Demek ki kusur asırda değil, asrı hüsnü istimal edemeyen (iyi kullanamayan) insanda imiş.” [4]

Balkan savaşından sonra Fatih, Beyazıt ve Süleymaniye Camilerinde vaazlarına devam etti ve halkı ülkenin ve İslam aleminin içinde bulunduğu duruma dikkat çeken vaazlar verdi. Bu arada Hanato’nun Hücumuna Karşı Muhammed Abduh’un Müdafaası adlı eseri tercüme etti.

Mehmet Akif, II. Meşrutiyetten sonra adına daha sonra İslamcılık denilen dini-siyasi akımın içinde yer aldı. O, İslam’a aykırı olmamak şartı ile diğer düşünce akımları ile de işbirliği yapacak mizaçtadır. Bir arkadaşının ısrarı üzerine İttihat ve Terakki Cemiyetine girmiş, Cemiyete üye olurken kendisinden, cemiyetin bütün kararlarını kayıtsız şartsız kabul etmesi yönünde yemin etmesi istenmesi üzerine bunu kabul etmemiş ve cemiyetten ilişkisini kesmiştir.

Mehmet Akif, İslam birliğini savunmuş, ırkçılığa karşı çıkmıştır. Leyla isimli şiirinde İslam birliği ve Müslümanların kurtuluşu konusunu ele almıştır. Bütün çalışmalarında bu hususun en büyük derdi olduğu anlaşılmaktadır. İslam aleminin içinde bulunduğu buhrandan

kurtulması için çok çalışılması gerektiğini savunmuştur:

Bekayı hak tanıyan sa’yi bir vazife bilir.

Çalış çalış ki beka, sa’y olursa hakkedilir.

M.Akif, tembellik, cehalet, yanlış anlaşılmış ve yorumlanmış tevekkül, kader, hurafe, içtihat gibi doğrudan halkın düşünce ve yaşantısını etkileyen konularda eleştiri ve değerlendirmeler yapar, bu ilkelerin nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini tam bir bilge eğitimci olarak yana yakıla anlatır. İlim, mektep, maarif ihtiyacı üzerinde ısrarla durur. [5]

Mehmet Akif’in Fikri Yapısı ve İslami Düşünce Akımları Arasındaki Yeri:

1900’lü yılların başında orduda alaylı-mektepli gruplaşması olduğu için ilmiye sınıfı içinde de medreseli-mektepli gruplaşması vardır. Medrese mezunlarına molla, medrese hocalarına da ulema denirdi. Mekteplilerden de yazıp ise çizenlere de münevver (aydın) denilirdi. Ulema sınıfından olan Mehmet Vehbi, Muhammed Atıf, Süleyman Hilmi Tunahan gibi alimler İslami düşüncede geleneği, aydın sınıfından Mehmet Akif, Said Nursi, Elmalılı M.Hamdi Yazır, Said Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim, M.Ali Ayni vd ilim ve fikir adamları gibi aydınlar da İslami düşüncede muasırlaşma (çağdaşlaşma) yı savunuyorlardı. M.Akif yazdığı şiir, makale ve tefsirlerinde yaptığı vaazlarda muasırlaşma düşüncesini sıkça işlemiş, İslami hayat tarzı ile çağdaş medeniyetin İslam’a aykırı olmayan yönlerini almanın hiçbir mahzuru olmayacağını anlatmaya çalışmıştır. Buna göre Mehmet Akif mektepli bir münevver yani aydın idi. Her aydın gibi, ülkesinin ve milletinin sorunları üzerine kafa yoruyor ve çözüm yolları arıyordu.

III Selim döneminde Nizam-ı Cedit hareketi ile başlayan II Mahmut döneminde hız kazanan Batılılaşma hareketi 20.yy’ın başında da devam eden ve en çok tartışılan konu idi. Ulema sınıfı Batılılaşmaya karşı çıkıyor ve bu sürecin toplumu dinden ve milli değerlerinden uzaklaştıracağını ileri sürüyordu. Ulema sınıfı, her inanç kendi kültürünü, kültür de kendi medeniyetini ve teknolojisini doğurur. Batının sadece teknolojisini alalım diyorsunuz ama teknoloji kültürünü beraberinde getirir, diyerek Batıdan teknoloji transferine karşı çıkıyordu. M.Akif’in de aralarında bulunduğu aydın sınıfı ise Batılılaşmaya karşı çıkmakla birlikte Batının medeniyet ve teknolojisini alma düşüncesindeydiler.

Ulema tez olarak bu yaklaşımında haklı idi ama bu yaklaşımın pratik hayatta bir karşılığı yoktu. Zira bu gün en fazla kullanılan telefon, televizyon ve bilgisayar ve internet bazı sakıncaları beraberinde getirse de buna bigane kalamıyoruz. Muasırlaşmayı (çağdaşlaşmacı) savunanların eleştiriye açık bir diğer yanları da, Batının dünya çapında sağladığı maddi ve psikolojik üstünlüğün aydın sınıfı üzerinde manevi baskıya dönüşmesi ve bu saikle düşünce üretmeleri idi.[6] Mehmet Akif ve Onun gibi düşünen çağdaşlaşmacıların yaklaşımlarında harici etkenlerin rol oynadığı iddia edilse de onlar realist davranıyorlardı. Onlar mevcut duruma bir çıkış yolu arıyorlar, ulemayı da kayda değer bir çözüm önerisi getirmediği için eleştiriyorlardı.

Mehmet Akif, Asım adını verdiği şiir kitabında (Bu kitap şimdi Safahat’ta bir bölümdür) Köse İmamla yaptığı konuşma ve tartışmalara yer verir. Köse İmam, babası Tahir Efendinin öğrencilerindendir. Köse İmam, geleneği temsil etmektedir. Asım ise Köse İmamın oğludur ve M.Akif’in idealize ettiği bir gençtir. Mektep-Medrese tartışmasına Asım isimli şiir kitabında şöyle değinilir:

Mektebin açsa eğer, medresen ondan da aç

Bu da muhtaç o da yıllarca muğaddi yemeğe

Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü

Hadi göster bakayım, şimdi de İbn-i Rüştü

İbn-i Sina niye yok? Nerde Gazali görelim?

Hani Seyyid gibi Razi gibi üç beş alim

Yedi yüzyıllık eserlerle bu dinin hala

İhtiyacını kabil mi telafi? Asla

Böyle gördük dedemizden demenin manası yok.

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alarak ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı [7]

Mehmet Akif, Avrupa’ya fen ilimlerini okumaya gidip de siyasetçi olarak dönenlere ve Batlı gibi yaşayarak Batılı olunabileceğini sananlara bir hayli kızar. O muasırlaşmayı savunurken Batılılaşmaya karşı çıkar. Batının kültürüne mesafeli olunması ancak sanat, edebiyat ve teknolojisinin alınması gerektiğini savunur.

Alınız ilmini Garb’ın akınız san’atini

Veriniz hem de mesainize son sür’atini

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız

Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin yalnız.

M.Akif, Avrupa’ya okumaya gidenlere şöyle nasihat eder:

Bu cihetten hani hiç yılmasın oğlum gözünüz

Sade Garb’ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz

O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin

Fen diyarında sızan na-mütenahi pınarı

Hem için, hem getirin yurda o nafi suları

Aynı menbaları ihya için artık burada

Kafanız işlesin oğlum, kanal olsun arada[8]

Mehmet Akif, Cemaleddin Afgani ve Onun öğrencisi Mısırlı Muhammed Abduh’un modernleşme fikirlerinden etkilenmiştir. Sebilürreşat’ta, Afgani ve M. Abduh’un mezhepsiz oldukları ve ehl-i sünnete aykırı görüşlere sahip oldukları yönündeki eleştirilere cevap vermiş, bu düşünürlerin haksız ithamlara maruz kaldıklarını belirterek, zamanımızda böylesi kimselerin olmamasını bir eksiklik olarak görmüştür.[9]

Afgani ve Abduh, fikri tartışmalarla kaybedecek zamanlarının olmadığını, halkı uyandırarak bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür. M.Akif de aynı düşüncededir:

Mısır’ın en muhteşem Üstadı Muhammed Abdu

Konuşurken neye dairse Cemaleddin’le

Der ki tilmizimize Afgan’lı

--Muhammed dinle!

Inkılap istiyorum başka değil, hem çabucak

Nazariyat ile bir şey olur zannetme

O berahini de artık yetişir, dinletme[10]

Mısır’da Cemaladdin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Pakistan’da Muhammed İkbal, Mevdudi, Türkiye’de M. Akif, Ahmet Naim gibi ilim adamı ve düşünürler, analistler tarafından Yeni Selefiler şeklinde tanımlansa da Suudi Arabistan’da Muhammed bin Abdülvehhab tarafından başlatılan ve adına Vahhabilik denilen eski selefi hareketle pek benzeşmemektedir. Aralarındaki temel fark şudur: Eski selefiler, “Asr-ı Saadet”e (Peygamberimiz dönemi) dönüşü savunular, yeni selefiler ise “Asr-ı saadeti” bu güne getirelim, derler.

Mehmet Akif’in Siyasi Faaliyetleri ve Milli Mücadeledeki Yeri:

Mehmet Akif, Birinci Dünya Savaşının hezimeti ve Sevr antlaşmasını müteakip dergisinde milli mücadeleyi hararetle savunmuş, halkı milli mücadeleye teşvik etmek üzere vaazlar vermek için Anadolu turuna çıkmıştır. 30 Nisan 1920 da Ankara’ya gelmiş ve ilk olarak Meclise gitmiştir. Meclisin girişinde Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşmış, o sırada bir yere gitmek üzere Meclisten ayrılan M.Kemal ile ayak üstü bir süre görüşmüş, M.Kemal,

“Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek kabil değil, ben size gelirim,” diyerek Onun gelişini memnuniyetle karşılaşmıştır. O gün Hacıbayram Camiine giderek vaaz vermiş ve halkı milli mücadeleye katılmaya ve cihada davet etmiştir.

Mehmet Akif, Burdur mebusluğuna seçildikten sonra Burdur’a gitmiş, orada vaazlar vermiş, ardından Afyon, Dinar, Konya, Eskişehir, Bursa, Balıkesir’de vaazlar vermiştir. Halk ile yöneticileri arasındaki problemi çözmek üzere Kastamonu’ya görevlendirilmiş, burada bir ay kalmış, bir çok kasaba ve köyde vaaz vererek halkı milli mücadeleye katılmaya çağırmıştır. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaazları neşretmek üzere Sebilürreşat dergisinin 464. sayısını burada çıkarmış, derginin bu sayısında Milli Mücadelenin önemine geniş yer ayırmış, bu sayı Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde halka ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

M.Akif, 1922 yılında TBMM kararı ile kurulan Şer’iye Vekaletine bağlı Tedkikat ve Te’lifat-ı İslamiye( İslami Araştırmalar Akademisi) üyeliğine seçilmiştir.

M.Akif,1923 yılında yakın arkadaşı Trabzon Mebusu Ali Şükrü Paşa’nın kaybolması ve boğularak öldürüldüğünün anlaşılması üzerine çok üzüldü ve ailesi ile birlikte 1923 yılının Mayıs ayında İstanbul’a döndü. Ekim 1923’te de Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine ve Onunla birlikte Mısır’a gitti. 1924 ve 1925 yıllarında kışları Mısır’da geçiriyor, yazları Türkiye’ye geliyordu. 1925 yılından vefat ettiği 1936 yılına kadar ise Mısır’dan hiç gelmemiştir.

1925 yılında TBMM, dinimizin daha kolay ve doğru anlaşılması için ana kaynakların Türkçeye çevrilmesi kararı alıyor. Buna göre Kur’an-ı Kerim’in tercümesi ve tefsiri yapılacak, sahih hadis kaynağı olan Buhari’nin Sahih’inden derlenmiş olan Tecrid-i Sarih adlı kitap tercüme edilecekti. Tefsir görevi Elmalılı M.Hamdi Yazır’a, Tecrid-i Sarih’in tercüme işi Ahmet Naim Babanzade’ye, Kur’an-ı Kerim meali işi ise Mehmet Akif Ersoy’a teklif ediliyor. M.Akif başlangıçta bu teklife pek sıcak bakmasa da Aksekili Ahmet Hamdi’nin ısrarını kıramayarak teklifi kabul ediyor. Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini ve Kur’an Dili isimli şu anda 10 cilt halinde elimizde bulunan şaheseri telif ediliyor. Ahmet Naim de Tecrid-i Sarih’i tercüme ediyor. Bu eser de 13 cilt olarak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından basılmış sahasında en muteber eserlerden biri olarak elimizde bulunuyor. Fakat Mehmet Akif, yaptığı Kur’an-ı Kerim mealini bazı kaygılardan mütevellit teslim etmiyor ve avans olarak kendisine ödenen 1000 liralık telif ücretini de iade ediyor. M.Akif, Haziran 1936’da Mısır’dan Türkiye’ye dönerken söz konusu Kur’an-ı Kerim meali müsveddesini Müderris İhsan Efendi’ye emanet etmiş, eğer dönersem alırım, dönmezsem yakarsın, demiş ve bu vasiyet 1960 yılında uygulanmıştır. [11]

Mehmet Akif Ersoy’un değişik zaman ve yerlerde yazdığı şiir kitapları Safahat adlı eserinde toplanmıştır. Safahat’ın ilk bölümünün başında oğlu Mehmet Ali’ye hitaben yazdığı şu şiir, Onun düşüncesi ve şiir tarzı hakkında bize epeyce fikir veriyor:

Bana sor sevgili kari, ben sana söyleyeyim.

Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım

Bir yığın söz ki samimiyeti ancak hüneri,

Ne tasannu bilirim çünkü ne sanatkarım.

Şiir için, göz yaşı derler, onu bilmem yalnız

Aczimin giryesidir, önce bütün asarım.

Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım

Oku, şayet sana bir hisli yürek lazımsa

Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa.



Mukadder Arif YÜKSEL / Bayat Müftüsü



--------------------------------------------------------------------------------


[1] Düzdağ,M.Ertuğrul, Safahat Eski ve Yeni Harflerle Tenkitli Metin ve Mehmet Akif Ersoy. İz yay. İstanbul 1991, Giriş kısmı


[2] Düzdağ, M.Ertuğrul, Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar, Mehmet Akif Araştırma Merkezi yay. İstanbul, 1987 s. 8-11


[3] M.Akif’in tefsir çalışmaları Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanmıştır. Bakınız: Abdülkerim Abdülkadiroğlu, N.Abdülkadiroğlu, Mehmed Akif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsiri, Mevıza ve Hutbeleri, DİB yay. Ankara 1992


[4] Abdülkerim Abdülkadiroğlu, N. Abdülkadiroğlu, a.g.e. s. 50


[5] Çakan, İ.Lütfi, Halk Eğitimi Açısından Camiler ve Akif, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi, Mart 2011, sayı 133, s. 69


[6] Bulaç, Ali, Tecdit ve Modernizasyon Arasında Fakih, Diyanet Aylık Dergi, Mart 2011, sayı: 242, s.10


[7] Düzdağ,.M.Ertuğrul Safahat ve Mehmet Akif Ersoy, s. 403


[8] Kara, İsmail,Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Temel Metinler, Gerçek Hayat Dergisi yay. İstanbul, 2001 s.284


[9] Kara,İsmail, a.g.e s.286


[10] Kara, İsmail, a.g.e. s. 282


[11] Okay,M.Orhan Düzdağ,M.Ertuğrul TDV İslam Ansiklopedisi, M.Akif Ersoy Maddesi, c.XXVIII, s. 432-439